canada pharmacy online cialis - cialis - viagra timing

Köpek Evrimi

Evrim Nedir ?

Biyolojide çeşitli hayvan ve bitki türlerinin daha önce yaşamış atasal tiplerinden türediği ve bu tipler arasında belirgin farklılıkların kuşaklar boyunca geçirilen değişikliklerden kaynaklandığını öne süren bir kuramdır.

Doğal Seçilim: Yeryüzünde meydana gelen canlılar değişen iklim koşullarına uymak için çeşitli evrimler geçirmek zorundadırlar. Bu evrimleri geçirip yeni çağa ayak uydurabilenler yaşamlarını sürdürebilirler. Bunu yapamayanların ise soyları tükenir. Doğal sistemin devamlılığı için bu gereklidir. Bugüne kadar yaşamış canlıların %99’unun nesli tükenmiştir.

İnsanın, kendi kökeninin de bütün öbür canlılarınkine bağlı olduğunu , evrenin ve yaşamın temel kuralının durağanlık değil değişkenlik olduğunu kabul etmesi kolay olmadı. Ancak 18. yüzyıla gelindiğinde Yaratılış’ a ilişkin tabular yıkılmaya, bütün canlıların yeryüzünde yaşamın başlangıcından bu yana sürekli değişiklik geçirerek bu günkü biçimlerine ulaştığı görüşü benimsenmeye başlamıştı. Montesquieu ve Diderot gibi Fransız düşünürler, hayvanların ortak birkaç atadan türediğini ve sürekli değişiklikler sonucunda yeryüzünde yeni türlerin ortaya çıktığını öne sürerken, doğa bilimci Georges Buffon at ile eşeğin çiftleşebilmesini, ortak bir atadan gelme akraba türler olduklarının kanıtı olarak görüyordu. Charles Darwin’ in büyükbabası Erasmus Darwin, 18. Yüzyılın sonlarında hayvanların gelişme evreleri, bitki ve hayvan ıslahı, çaprazlama ve karşılaştırmalı anatomi incelemeleri sonucunda, türler arasındaki farklılıkların ancak evrimle açıklanabileceği kanısına vardı.

Darwin’in Ortaya Çıkışı ; aslında evrim ile doğru etkenlerin bağlantısını ilk bilim adamı Jean-Baptiste de Lamarck’ dır. Lamarck, çevre koşulları ile canlılardaki değişkenlikler arasındaki bağlantıyı gözlemiştir. Ona göre koşullara uyum sağlayamayan organ ya da bölümlerin köreleceğini, yerine uyum gösterebilen yeni organlara bırakacağını ve canlıların vücudundaki bu değişikliklerin gelecek kuşaklara da aktarılacağını savunuyordu. Evrim sözcüğünü ilk kez gerçek anlamıyla kullanan Fransız doğabilimci Etienne tarafından kullanılmıştır. Bu birçok gelişme Darwin’in organik evrim kuramına temel hazırlamıştır.

1831’ de “Beagle” gemisiyle büyük okyanusa açılan Charles Darwin’in Amerika’nın batı kıyılarındaki gözlemleri, değişik canlı türleri ve fosiller üzerindeki araştırmaları, türlerin sabit olduğu görüşünden evrim düşüncesine geçmesini sağladı. Darwin’i evrim düşüncesine götüren en önemli gözlemleri, bir anakaradan uzaktaki adalarda yaşayan türlerin karaya yakın adalardaki türlere benzemesi ve Galapagos Takım adalarının birbirine çok yakın adalarındaki türler arasında yaşam biçimleri ve beslenme alışkanlıkları açısından farklılıklar olmasıydı. Darwin bütün bu olguların ancak türlerin ayrı ayrı yaratılmadığını, ortak atasal türlerden çıkarak değişe değişe bu güne ulaştığını kabul etmekle açıklanabileceğine inandı. Aynı yıllarda Malay Takımadalarında benzer araştırmalar yapan İngiliz doğabilimci Alfred Russel Wallace da türlerin kökeni konusunda Darwin ile aynı sonuçlara varmış idi. İki bilim adamının çalışmaları 1858’de ortak bir bildiriyle Londra’ da ki Linne Derneği’ ne sunuldu. 1859’ da On the Origin of Species ( Türlerin Kökeni, 1970 ) adlı kitabının yayımlanmasından sonra tutucu bilim ve kilise çevrelerinin bütün yıldırımlarını üstüne çeken Darwin, aslında hiçbir zaman evrime ya da türlerin kökenine ilişkin sağlam kanıtlar getirdiği savıyla ortaya çıkmıştı; onun tek yaptığı, eğer evrim düşüncesi ile yaklaşılırsa, başka hiçbir yoldan açıklanamayan birçok olgunun kolayca açıklanabileceğini öne sürmekti.

Darwin yayınladığı türlerin kökeni adlı kitapta anlattığına göre türler yoktan var edilen ve değişmeyen varlıklar değildi, bu çok uzun zaman dilimleri içerisinde farklılaşan ve süreç içinde arada bir yeni bir tanesinin oluştuğu, özünde değişken olan birimlerdi. Tanrının en yüce eseri olan bizlerinde öncül birden türden türeyen ve zaman içinde yavaş yavaş oluşan milyonlarca türden yalnızca bir tanesi olduğu düşüncesiyse, Darwin’ in Victoria dönemi okuyucuları için daha da sarsıcıydı. Çünkü ona göre insanları özel yada kutsal yapan bir şey yoktu: Bizler yalnızca uzun bir maymun soyunun son noktasıydık.

Darwin’ in bu görüşleri, düşünsel dinamit etkisi yaratmıştı. Ve Darwin daha da ileri giderek, hem evrimin gerçekleşmesine olanak tanıyan bir mekanizma olan doğal seçilimi, hem de bu mekanizmanın işlediğini gösteren çok miktarda veriyi ortaya koydu. Canlıların birbirlerinden farklı olduklarının ve ortamın kaldırabileceğinden daha fazla yavru üretme eğilimde olduklarının ayırdındaydı. Dolayısıyla bir türe ait bireylerin, besin gibi kısıtlı kaynaklar için sürekli rekabet halinde olduklarını biliyordu. Darwin bu koşullar altında gen çeşitliliğinin, bazı bireylerin daha iyi rekabet edebilmesi ve dolayısıyla varlıklarını sürdürüp üreme olasılıklarının daha yüksek olması anlamına geldiğini sezmişti. Böylece, bir sonraki kuşağa katkıda bulunanlar başarılı olan çeşitlemeler olduğu için, o kuşak, başarılı çeşitlemelerin özellikleri açısından bir önceki kuşağa göre zenginleşmiş olacaktı. Tohum yiyen kuşları ele alalım. Hiçbir zaman tüm kuşları besleyecek kadar tohum olmadığından, kuşlar arasında tohumlar için sürekli bir rekabet vardır. Etkili bir tohum kırma aracı olan gagaların bazı bireylerde özellikle güçlü olduğunu ve böylece onları daha güçsüz gagalılara göre daha verimli besin derleyicilere dönüştürdüğünü düşünün. Güçlü gagalı kuşlar varlıkları sürdürme ve üreme konusunda diğerlerinden daha başarılı olacaklardır. Ve güçlü gagalı kuşların genellikle kendileri gibi yavrular ürettiklerini varsayarsak, bir sonraki kuşakta güçlü gagalı bireylerin oranı daha yüksek olacak. Bu basit ama güçlü düşünceye Darwin “Doğal Seçilim” adını vermişti. Yaşadığı dönemde insanların dirençlerinin yavaş yavaş kırılması gerektiğini biliyordu. Bu yüzdende yapay seçilim gibi tanıdık olan konularda yoğunlaştı. Koyunlar ve ineklerden nasıl iyi verim alınması gerektiğini araştırdı ve de güvercinler üzerinde deneyler yaptı.

Günümüzde yapay seçilimin en önemli örnekleri olarak köpekleri gösterebiliriz. Bu yabanı atın köpeğe dönüşme süreci yaklaşık 10000 yıl önce gerçekleşti. Labrador dan St Bernar’a birçok tür oluştu. Darwin köpekler evrimi üzerini birçok kuram kurdu. Fakat kurduğu bu kuramlar akıllıcaydı ama neredeyse amacına ulaşmasını engelliyecekti. Fakat yine de tezlerin son gelişmeler karşında yıpranmayıp tersine daha da güçleniyor.

Darwin’ in gözlemleri kuşkusuz evrimin dolaylı göstergeleriydi; oysa 19. Yüzyıldan bu yana evrimin doğrudan kanıtı olan birçok olgu gözlenmiştir:

1.Yapısal Benzerlikler: Karşılaştırmalı anatomi incelemeleri, hayvanlar ve bitkiler aleminde temel yapısal benzerlikler bulunduğunu kuşkuya yer bırakmayacak biçimde kanıtlamışlardır. Bir milyon değişik türü olan tohumlu bitkilerin dörtte biri kök, dallanan gövde, klorofilli yapraklar ve üreme organı olan çiçekler gibi ortak ve temel yapılardan oluşur. Türler arasında ayrıntı farkları olmakla birlikte, bu bitkilerin tümünde yapılar aynı plana göre kurulmuştur ve hepsi kendi besinini fotosentezle üreterek aynı biçimde yaşamını sürdürür. 750 bini aynı böcek türü de, aralarındaki onca farklılaşmaya karşın, üç bölümden oluşan bir gövde, üç çift bacak, iki çift kanat ve ısırıcı ya da emici ağız parçalarıyla aynı yapısal özellikleri taşır.
 
2. Embriyon ve gelişme benzerlikleri: Alman embriyoloji bilgini Karl Ernst von Bear’ in, üstünde etiket yapıştırmayı unuttuğu iki embriyon örneğinin kertenkele mi, kuş mu, yada memeli mi olduğunu ayırt edemeyeceğini söylemesi, böylesine değişik türlerin embriyo evresinde iken birbirine çok benzediğinin en açık kanıtıdır. Anatomi ve embriyoloji araştırmaları, evrim süresince yapı ve söylev değişikliğine uğramış organ ve yapıların yüzlerce örneğini ortaya koymuştur. Ayrıca işlevini yitiren organların köreldiği ve atasındaki işlevsel organın bir kalıntısı olarak varlığını sürdürdüğü de bilinen bir olgudur.
 
3. Davranış Benzerlikleri: Hayvan davranışlarını inceleyen etolojide, değişik türlerin ortak bir atadan geldiğini gösteren birçok kanıtı ortaya koymuştur. Örneğin arlarında kıtalar gibi büyük farklar bulunan kuş vb. canlıların aynı yöntem ve gereçle yuvalarını yapmaları ancak aynı atadan aldıkları kalıtsal özelliklere dayandırılabilir.

4. Karşılaştırmalı biyokimya bulguları: canlıların kimyasal özellikleri de, tıpkı yapıları, embriyon gelişmeleri ve davranışları gibi türe özgü değildir. Örneğin pankreastan salgılanan insülin hormonunun yapısındaki 51 aminoasitin dizilişi, bir iki yer değişikliği dışında,akraba memeli türlerin çoğunda aynı kalıba uyar. Sığır, koyun, at ve domuz gibi değişik türlerde insülin molekülünün benzer yapıda olması, bu türlerin ortak bir atadan geldiğinin biyokimyasal kanıtıdır. Değişik türden hayvanların kan serumunda yapılan araştırmalar da, akraba türlerdeki serum tepkimelerinin birbirine çok benzediğini, buna karşılık hayvan arasındaki akrabalık ilişkileri azaldıkça kanlarının kimyasal bileşiminin giderek birbirinden uzaklaştığını gösteren sağlam kanıtlar ortaya koymuştur.
 
5. Parazitoloji bulguları: Asalak canlıların çoğunun serbest yaşayan bir atadan türediğini, zamanla serbest yaşam ile ilgili organlarının yitirerek başka canlıdan beslenecek biçimde asalak yaşama vardır. Biyologlar birbirinden değişik konakların asalakları arasındaki yakınlığı, konaklar arasındaki akrabalık ilişkilerinin göstergesi sayarlar.

6. Biyocoğrafya bulguları: İlk kez bitki ve hayvanların coğrafi dağılımını inceleyen Buffon’ un, Eskidünya ve Yenidünya’ nın flora ve faunası arasındaki önemli farklılıklar olduğunu açıklaması, Darwin’ in Yaradılış inancından evrim düşüncesine geçmesinde etkili olmuştur. Darwin, Cabo Verde adlarında Afrika kıtasındakilerle, Galapagos Adalarında ise Güney Amerika’dakilerle aynı hayvanların bulunması, bu adalardaki türlerin ancak yakın kıtadaki türlerden evrimlenmiş olmasıyla açıklayabilmişti. Gerçekten de her türün sadece bir bölgede evrimlendiği bugün kesin olarak bilinmektedir.

7. Genetik Bulguları: Bu elimizde evrimle ilgili bulunan en sağlam kanıtlar genetiksel bulgularla elde edilmiştir. Bu çok karışık bir konu ve ayrı bir dal olduğu için pek deyinmeyeceğim. Ama örnek vermek istersek sirke sineğinin bir türünde diziliş ABCDEFGHI şeklinde dizilmişken başka bir türde AEDCBFGHI Biçiminde diziliğini söyleyebiliriz.

Science dergisinin 22 Kasım 2002 tarihli yayınında ise; 654 farklı köpek cinsinden alınan mitokondriyal DNA (mtDNA) örnekleri ve 38 Avrasya kurdundan alınan örnekler arasında yapılan karşılaştırmalar oluşturmaktadır. mtDNA dizilimlerini inceleyen araştırmacılar, köpeğin sözde atasıyla ilgili varsayımlar öne sürmektedirler. Bu varsayımlara dayanarak, günümüzde yaşayan tüm köpek cinslerinin, 15. 000 yıl kadar önce Doğu Asya’da yaşamış olan bir avuç dişi kurttan evrimleştiğini ileri sürmektedir. Kısa bir süre öncesine kadar, mtDNA’nın sadece dişiler kanalıyla nesilden nesile aktarıldığı kabul ediliyordu. Araştırmacılar mtDNA örneklerini inceliyor ve bu şekilde inceledikleri canlının genetik geçmişine uzanabildiklerini ileri sürüyorlardı. Evrimciler de bu analiz yöntemini sık sık kullanıyor, elde ettikleri mtDNA verilerini, incelenen canlının evrimi hipotezlerine dayanak olarak gösteriyorlardı. Dizilimler arasındaki farklılıkların rastgele mutasyonlar sonucu meydana geldiği iddiasını en baştan kabul ediyorlardı. Ancak kısa bir süre önce mtDNA’nın babadan da aktarılabileceğinin anlaşılması, bir anda bu yönteme dayalı evrimci yorumları temelsiz bıraktı. MtDNA’nın anne kanalıyla aktarıldığı, bir biyoloji kanunu olmaktan çıktı. Ünlü İngiliz bilim dergisi New Scientist, internet sitesinden “Mitokondri Hem Anneden Hem de Babadan Aktarılabiliyor” başlığıyla verdiği haberde, Danimarkalı doktorların bir hasta üzerinde yaptıkları testlerden söz ediyor; son bulgunun, bu konudaki önceki kabulleri altüst ettiğini belirtiyordu. Test sonuçları hastanın mitokondrilerinin %90 oranında babasından geldiğini gösteriyordu. New Scientist, bu keşfin evrim senaryolarına darbesini şöyle itiraf ediyordu: “Evrim biyologları, türlerin birbirinden ayrılmasını mitokondriyal DNA dizilerindeki farklılıklardan yola çıkarak tarihlendiriyorlardı. Mitokondriyal DNA’nın çok nadiren de olsa babadan aktarılması, çalışmalarının çoğunu geçersiz kılmaya yeterli olacaktır.” MtDNA analizinin bilimsel değeri olmadığını vurgulayan bir kaynak da Reuters ajansı oldu. Bu yönteme dayanan bir genetik araştırmayı haber veren ajans, mtDNA analizi için “belirsiz bilim yöntemi” tanımlamasını kullandı.

Bir kısım araştırıcı tarafından tüm köpek cinslerinin kurtlardan evrimleştiği ileri sürülmekte bir yandan da bu cinslerle ilgili “değişimlerden” söz edilmektedir.

Bir başka görüşe gelince; atasının kurt (Canis lupis) olduğu ve bu kurtlarında yaklaşık 10-15 milyon yıl önce yaşamış tomarctus’ların evrimi sonucu ortaya çıktığı görüşü kabul görmektedir. Sözü geçen kutların, Avrupa’ya göçlerinin yaklaşık olarak 7 milyon yıl önce gerçekleşmiş olduğu ve 1 milyon yıl kadar önce batıya doğru göç ederek yayıldıkları sanılmaktadır. İşte bu göçler sırasında evrimini tamamlayan Canis lupis’in (kurt) evcil köpeğin (Canis familaris) atası olduğu kabul gören en güçlü teoridir.

Ancak bu evrimleşmenin başlangıcının daha geçmiş dönemlere rastladığı yapılan arkeolojik bulgularla desteklenmektedir. Yapılan çalışmalar, memeliler çağı olarak adlandırılan senozoik zamanda (65 milyon yıl önce) köpek özelliklerine sahip bir canlının ilk insansı maymunlarla yaşadığını göstermektedir. Milyonlarca yıl süren bir evrimleşme sürecinden geçen bu memelilerin paleosen dönemde (65-55 milyon yıl önce) görülen ve Eosen döneminde (34-55 milyon yıl önce) evrimini sürdüren, ilkel bir etobur olan “Miacidis” (Miacis) den köken aldığı sanılmaktadır. Bu hayvan iki köpek dişine sahip olduğu için bugünkü kurt, köpek ve ayı ve kedilerin  atası sayılmaktadır. Bugün “Miacidis” soyundan gelen hayvanlar sansar, gelincik olarak kısa boyda uzun yapılı ve etobur olarak görülmektedir.

Daha sonra Oligosen dönemde (23-37 milyon yıl önce) köpeğe benzer yırtıcılar olan Hesperocyon’lardan köken aldığı düşünülen Cynodictis 12.000.000 yıl önce kedi ve köpeğin birbirinden ayrı olarak gelişmeye devam ettiği neosen dönemde görülmeye başlamıştır. Cynodictis iki türe ayrılarak evrimine devam etmiştir. Bunlardan birincisi sırtlana çok benzeyen ve kedimsi özellikler taşıyan Cynodesmus, diğeri ise kurt, köpek, çakal ve tilkilerin diğer bir atası olan Tomarctus’tur.
 
Amerikalı araştırmacılara göre, 37 milyon yıl önce ortaya çıkan ve kesici dişleriyle diğer türlerden oldukça farklı olan hesperecyon’lar ilk olarak kuzey Amerikada ortaya çıkmıştır. Hesperecyon, 7 milyon yıl önce Avrupaya geçtiği düşünülen Eucyon’ların atasıdır. Daha sonra, Avrupa’dan Asya’ya yayılan Eucon’lar, kurtlar, kır kurtları ve çakalların yer aldığı grubun gelişmesinde etkin olmuştur. Bu grubun üyesi olan kurtların gelişmesi ile oluşan, 1 milyon yıl önce evrimini tamamlayan boz kurt (Canis lupis)’de günümüz köpek ırkının atası olarak kabul edilmektedir.

Yapılan son çalışmalar köpeklerin evrim süreci konusunda pek çok soru işaretinin yanıt bulmasını kolaylaştırmaktadır. İsveçli ve Avustralyalı bilim adamlarının, Avusturalya ya özgü yabani köpekler olan Dingo’nun kökenini genetik olarak çözmesi köpeğin evrim sürecinin aydınlanmasında büyük faydalar sağlamaktadır. Bu araştırma sonucunda  Dingo’ların güneydoğu Asya’daki evcil köpeklerden türemiş olduğunun bulunması yabani köpeklerin kökeni konusunu tam olarak aydınlatmış ve bu konudaki tartışmaların da sonlanmasını sağlamıştır. Özellikle New Scientist dergisi, yabani köpeklerin kökenleri hakkındaki tartışmaların artık kapandığı görüşünü desteklemektedir.

Yeni Güney Wales Üniversitesi’nden Alan Wilton ve Stockholm Kraliyet Teknoloji Enstitüsü’nden Peter Savolainen, Avustralya’nın tüm bölgelerinde yaşayan Dingo’ların kalıtımlarını farklı kıtalardaki köpek ve kurt ırklarıyla karşılaştırmışlar. Buna göre Dingo’ların ataları yaklaşık olarak 5000 yıl önce Avustralya’ya gelen evcil güneydoğu Asya köpekleriydi. Bilim adamlarının görüşüne göre ev köpeklerinden, bugün yabanıl yaşam süren Dingo’ların gelişmesi çok uzun sürmemişti.

Genetikçiler karşılaştırmaları için anneden geçen ve kuşaklar boyu değişmeyen mitokondriyal DNA’dan yararlanmışlar. Bu şekilde akrabalık ilişkileri kesin bir şekilde saptanabildiği gibi ayrıca evcil köpek ve Dingo’ların ne şekilde ayrıldıkları hakkında da bilgi veriyor. Yabani köpeklerin DNA’larında çok az farklılıklar bulunması nedeniyle Wilton ve Savolainen, günümüz Dingo’ların olasılıkla tek bir çiftten gelişmiş olabileceği görüşündeler.

Bu bölümdeki içerik, farklı çalışma veya araştırmalar sonucu elde edilen değişik verilerdir. Sitemiz bu verileri doğru veya yanlış kabul ederek yayınlamamaktadır.

Pireler
Köpeklerde Brachycephalic Sendrom